Kış Olimpiyatları’ndan dersler: Biz makine değiliz, insanız

Başarı ve özgüven arasındaki bağlantıyı kavrama şeklimiz, hayat hikayemizin gidişatında belirleyici bir etken olabiliyor. Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hakan Türkçapar, sonuca değil de sürece odaklı ilerlemenin önemini yazdı.

21 Şubat 2026 Cumartesi gecesi Milano Ice Skating Arena'da, Kış Olimpiyatları buz pateni gösteri programında ışıklar karartılmış, pistte üzerinde ters çevrilmiş bir FEAR (korku) yazısı olan, gri-siyah hoodie’li bir patenci var: Bu sporcu, iki kez dünya şampiyonu olmuş ve olimpiyatın da rakipsiz favorisiyken bireysel yarışmada iki kez kötü şekilde düşerek sekizinci olan Ilia Malinin. 

 

Ilia Malinin bu gösteri programında aslında yıllar içinde inşa ettiği geçilmez sporcu kimliğinin, artık sportif bir performans olmaktan çıkarak kaldırılamayacak bir yük haline geldiğini ve kendisini ezdiğini anlatıyordu.

 

Milano 2026’da kadınlar artistik buz pateninde birinci olan Amerikalı Alysa Liu ise, 5 yaşında patene başladı, 7 yaşına geldiğinde artık ulusal düzeyde bir sporcu ve 13 yaşında ise Amerika şampiyonu oldu. Çocukluğu antrenörlerinin onun adına her şeye karar verdiği, bütün işi paten kaymak olan bir tür köle gibi geçmişti. 16 yaşındayken 2022 Pekin olimpiyatlarında altıncı olduğunda "Patinajdan nefret ediyorum" diyerek sporu bırakıp pistlerden çekildi. 16 yaşındaki Liu için tamamıyla patene adanmış ve bütün değerinin performansla belirlendiği bir yaşam artık kaldırılamayacak bir yüktü. Liu bu radikal kararla pateni tamamıyla bıraktıktan sonra üniversiteye kaydoldu, dağcılık yaptı, kültürel etkinliklere giderek kendini geliştirip adeta başka bir insan oldu. İki yıl sonra tekrar spora dönem kararı veren Liu, artık spora bakış açısını değiştirmişti: "Ben bir patenci değilim, ben bir sanatçıyım." diyor ve koreografiyi, müziği, kostümü artık kendisi belirliyordu. Milano 2026’da da yarışma öncesi "Baskı hissetmiyorum" demişti. "Derecemi değil, sahnede nasıl hissettirdiğimi umursuyorum."

 

Bu iki sporcunun hikayesi aynı zamanda hepimizin tanıdığı, hepimizin içinde yaşadığı iki psikolojik halin somut örneği. Malinin ile Liu arasındaki fark yetenekte değil; kendileriyle kurdukları ilişkide.

 

YAPTIKLARIMIZIN SONUCU BİZ MİYİZ?

 

Çoğumuz farkında olmadan şöyle bir denklemle büyürüz: iyi bir sonuç = değerli bir insan, kötü bir sonuç = yetersiz bir insan. Sınav notu, terfi, ilişkinin süresi, projenin başarısı… Bunlar bizim ne kadar "iyi" olduğumuzu söyleyen göstergeler haline gelir. Bu denklem o kadar içselleşir ki çoğu zaman soru bile sorulmaz.

 

Sorun şu: Bu denklem çözülemez. Sonuçlar kısmen bizim kontrolümüzdedir; kısmen değildir. Ama özgüven bu denklem üzerine kurulduğunda, kontrol dışı olan her şey (bir hata, bir şans, başka birinin performansı) benliğimizi tehdit eder hale gelir. Hata yapmak düzeltilmesi gereken bir sorun olmaktan çıkar, kim olduğumuzu sorgulatan bir kanıta dönüşür.

 

Malinin tam olarak bunu yaşadı. Teknik olarak dünyanın en iyi erkek patencisiydi. Aslında yeteneği mükemmeldi (çünkü gösteri programında yarışma baskısı kalktığında neredeyse kusursuz bir performans sergiledi). Sorun kapasitede değil, performansının sonucuna verilen ve kendisini ezen o büyük önemdi. Çözüm bu çöküşün benzerini daha önce yaşamış ve bir çıkış yolu bulan Liu’nun tuttuğu yol: Yani değerini sonuçla değil, süreçle ilişkili görmek.

 

SONUÇ ODAKLILIK İLE SÜREÇ ODAKLILIK ARASINDAKİ FARK

 

Psikoloji araştırmaları uzun süredir şunu gösteriyor: aynı görevi yapan iki insan arasında baskı altındaki performansı en çok belirleyen şeylerden biri, başarıyı nasıl tanımladıklarıdır. Sonuç odaklı bir zihin için her an bir sınavdır: Kazanmak ya da kaybetmek, onaylanmak ya da reddedilmek. Bu zihin yapısında dikkat sürekli olarak "bu nasıl gidecek, sonuç ne olacak?" sorularına yönelir. Süreç odaklı bir zihin içinse asıl mesele işin sonucu değil, nasıl ve neden yapıldığıdır. O zamanda dikkat işin kendisine, şimdiki ana yönelir.

 

Bu fark yalnızca buz pistinde değil; iş görüşmesinde, önemli bir sunumda, yeni bir ilişkide de belirginleşir. "Bu sunumu beğenmezlerse ne olur?" yerine "Bu sunumda ne anlatmak istiyorum?" sorusu, zihnin tümüyle farklı yerlere gitmesine yol açar. Birincisi kaygı üretir, ikincisi odak ve akış.

 

Önemli bir nokta şu: süreç odaklılık sonuçları önemsememek değildir. Sonuç yine değerlidir. Ancak tatmin, dış onaydan değil; kişinin yaptığı işle ilgili kendi çabasını takdir etmesinden doğar. Özgüven sonuca bağlı olduğunda, kırılgandır; her yeni işle sınanır. Sürece bağlı olduğunda ise daha dengeli ve değişmeyen kararlı bir zemine oturur.

 

KIRILGANLIĞI KABUL ETMEK

 

“Evet yenildim ve acı çektim” diyebilmek ve bunu cesurca, herkese, açıkça ifade edebilmek çoğu insanın kolayca yapabileceği bir şey değildir. Başarısızlığı, baskıyı, korkmayı kabul etmek zayıflık işareti sayılır. Oysa psikoloji araştırmaları bunun tersini söylüyor: zorluğu inkâr etmek değil, onu kabullenmek ve onunla ilerlemek psikolojik dayanıklılığın temelidir. Malinin’in yarışma sonrası "Beklentiler beni ezdi" demesi, o yaşantıyı anlamlandırmanın başlangıcıdır. Gösteri programından sonra "Hedefim Dünya Şampiyonası'nda bunu telafi etmek" demesi ise onun yılmadığına ve toparlanabileceğine işaret ediyor olabilir. Ama toparlanabilmenin ön şartı sonuca değil sürece odaklanmaktan geçiyor. Çünkü sonuca odaklanmak belki de Malinin gibi en mükemmel sporcunun bile altından kalkamayacağı bir yük.

 

Hem Liu, hem Malinin, farklı yollardan aynı şeyi gösteriyor: Özgüven, ne kadar iyi performans gösterdiğimizde değil, performansın sonucundan bağımsız olarak kendimizi nasıl gördüğümüzle ilgilidir. Liu bunu neredeyse çocuk yaşta keşfetti, Malinin ise tam zirvedeyken belki de bunu daha acı bir yoldan öğrendi. Uzun ya da kısa, zor ya da kolay ama sonuçta gerçek başarının yolu insan olduğunu kabul etmekten geçiyor.



Haber Kaynağı